Ahres - Blogcu



« Önceki |

24/4/2009

Vav Harfi ve İnsan



Vav!

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir."

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?

İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

"Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde...

(Hakan Türkyılmaz'dan alıntıdır)

24/4/2009

Zaman, iki burçlu bir kale



Hava kapalı, meşin ciltli sözlüğüm de. Havayı açamam, sözlüğümü açabilirim. Elim şaşırtıyor beni. Kitaplık yerine pencereye gidiyor. Pencereyi açtığı anda güneş mi parlayacak? Pencereyi açtığı anda bardaktan boşanırcasına yağmur… Elimi seyretmeye devam ediyorum.

Benden bağımsız hareket ediyor. Odada kalması gerekirken damlaların hınca hınç doldurduğu boşluğa uzanıyor. Görme ve işitme duyularının yanına hissetmeyi katmak istiyor belki; yağmuru üç boyutlu yaşamak… Fakat ne tuhaf, kalsa da dışarıda elim kupkuru. Damlalar tam düşecekken parmaklarıma, taş atılmış bir serçe sürüsü gibi havalanıyor tenden. Garip bir yoksulluk bu. Elimde avucumda kalmıyor. Hava kapalı, meşin ciltli sözlüğüm de. Havayı açamam, sözlüğümü açabilirim. Elimi çağırıyorum. Kelimelere çağırıyorum parmaklarımı. Mevsim döndü. Şimdi tefeül zamanı. “A” ile “Z” arasında gidip geliyor dünya. İki kapağın arasında, bardaktan boşanırcasına yağmur: “Önce” ve “Sonra”. Her şey bu iki kelime arasında. Art arda geldiğinde “yağmur” oluyor damlalar. Art arda gelen anlar belirliyor “zaman”ı.

Sözlüğüm gözaltında. Eski filmlerdeki gibi yüzüne ışık tutarak sorguluyorum. Nedir zaman? “ Bir iş veya oluşun içinde geçtiği süre.” Peki süre nedir? “Bir olayın başı ile sonu arasındaki zaman parçası.” O halde parçayı anlat! “Bir bütünden ayrılan, ayrı sayılan veya artakalan şey.” Ya bütün nedir? Sözlüğüm sustu. Boncuk boncuk terler birikti alnında. “Konuş!” diyerek tuttum ışığı gözlerine. Kekeledi: “Eksiksiz, tam!” Tam o anda kapı vuruldu. Paltolarının yakası kalkık üç adam daldı odaya. “Ânı yakalayan adam, tam adamdır,” diye gürledi biri, “Zamanın ne olduğunu kim bilebilmiş! İş değerini bilmekte onun. Bir ânı, tarihî ân yaptığımız zaman onun değerini anlamayı öğrenmişizdir.” İkinci adam söze karıştı, “Harekete geçmek için neyi bekliyorsunuz. Suyu geçmek için nehrin geçip gitmesini bekleyen saf bir köylü gibisiniz. Sonsuza kadar akacaktır nehir.” Ve üçüncü adam suskunluğunu bozdu: “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık.” Sözlüğümü hırsla kapattım. Sözlerinden tanımıştım onları: Goethe, Horatius ve Herakleitos. Sorularım var, demeye kalmadan kayboldular gözden. Pencereye koştum. Sorularım ne olacak! “Hey nereye!” diye bağırdım arkalarından. “Önce” ürkütücü bir aydınlık cevapladı beni, sonra korkutucu bir ses, sonra bir yağmur gökle yer arasında hışırdayan.

Bir sanrı olmalı “Önce” ve “Sonra”, uzaklık ve hızla yoğrulan. Şimşek çaktıktan sonra mı gürlemişti gök? Şimşek önce miydi, erken dokundu diye omzuma? Aynı anda doğan bu iki görklü çocuk birbiri ardından fısıldadı kulağıma: “Tek bir zaman var kâinatta!”, “Ne duruyorsun! Tek bir zaman!” Demek geç kaldım. Bir ata ihtiyacım var o zaman. Shakespeare’in Kral Richard’ı gibi, “Bir at! Bir ata karşılık bütün krallığımı verebilirim!” Ve bütün yoksulluğumu. Der demez ıslak bir at yelelerinden ırmaklar akıtarak ayağımı kesiyor yerden. Zamanım yok, zamana doğru yol alıyorum. Kovaladığım zaman yerinde duruyor. Kaçtığım zaman takip ediyor beni. Gecenin içinde bütün canlar ya saatlerine bakıyor, ya saat oluyorlar. İnsanlar ezanlara ve çanlara kulak kesilmişken, bitkiler ve hayvanlar fosilleriyle zamanı söylüyorlar. Eski bir kilisenin saat kadranında “Ultima Forsan” yazıyor Latince, “Belki de Sonuncusu” Eski bir caminin duvarında “Huve’l-Ezeliyyu el-Ebediyy” yazıyor Arapça, “O’dur Ezelî ve Ebedî olan.”

Uzaktan görünüyor kale; iki burcu var. Gecenin harmanisi düşmek üzere sırtından. Vakit geçmek biliyor. Kavuşmak üzere süvari surlarına. Göz gözü görüyor, insana ait her eylem barınıyor burada. Kale değil mücessem bir harita; iri taşlar gibi yapışık birbirine günler. Aylar fırlatılmış beyaz gülleler boşlukta. Her şey mevkut. Her şey devinmekte, önce ve sonra adlı iki kapak arasında. Vakti kaçıranın eylemi buharlaşıyor. Fakat yağmur olamıyor bir türlü inse de yere. Yağsa da ıslatmıyor. Kadim lügatlerde “mukadder”deniliyor zamana bu yüzden. Ve bu yüzden iki burcu var. Kâh zaferin kırbacıyla yaklaşıyor atıma, kâh mağlubiyetin mahmuzlarıyla uzaklaşıyor. Bir burcunda Târık bin Ziyad, yaktığı gemilerle aydınlanan uygarlığı seyrediyor. Diğer burcunda Ebu’l-Beka er- Rindî, sönen Endülüs’e yakıyor ağıtını: “Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür: Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar iIeri doğru işlemez oldu mu…/Kimi bir zaman sevindirirse, onu zamanlar üzer…/ İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.”

A. Ali Ural

19/4/2009

Kendini bil !



“Başkalarını yenen kişi güçlüdür.

Kendini yenen kişi ise kahramandır.”

Lao Tse


Delphoi tapınağının girişinde yazan öğüt şudur: "Kendini bil!"

Kendisini, yani kendi düşüncelerini, önyargılarını ve tutumlarını, öz benliğini bilip kendini kontrol eden kişi yola koyulmuş demektir. Kendi düşünce ve hareketlerinin tüm sorumluluğunu üstlenmiş demektir. Yunus Emre’nin dediği gibi:


“İlim ilim bilmektir; ilim kendin bilmektir,

sen kendini bilmezsen; ya nice okumaktır”.


“Kendini Bil” öğretisi, “Kendini Bilmek” ve “Kendini Tanımak” olarak ifade edilmektedir. Bilmek ile tanımak farklı kavramlardır. Bilmek, daha genel, Tanımak ise, kişiye özeldir. Ayrıca tanınmayan bir şeyin bilinmesi de beklenemez. İnsanın önce kendini tanıması, sonra da tanıdığı kendisini, bilmesi gerekir.

Kendini bil mottosu birçok dilde farklı olarak kullanılmaktadır bazıları : “Know thyself”, “Gnothi seauton “ , “Nosce Te İpsum“ ve “Temet Nosce” dur.

Hz. Muhammed şöyle der: “Kendini Bilen Rabbi'ni Bilir". Bu deyiş var oluş kadar eskidir ve her yolda her yolcuya söylenen en önemli nasihattir. Sokrat’ın hep söylediği “Kendini bil” mottosu ile Hz. Muhammed’in “ Kendini bilen Rabbini bilir” sözü bize “kendini bilmenin” durağan bir olgu olmadığını göstermektedir. Yani insanoğlu her an yeni bir bilmeye gebedir. Bu dinamik bir süreçtir.

Cicero’nun dediği gibi; “"Kendini bil!" denilmesi, yalnız gururunu kırmak için değil, değerini de bildirmek içindir.” “Kendini Bilme” yolunda atılan her adım, kendi başına büyük bir yürekliliktir. Bunun en doğru yolu da kendimize karşı dürüst olmaktan geçer.

Kendini bilmek bir süreç olarak değerlendirilirse aşamaları aşağıdaki gibidir:


1. Kendini tanımak,

2. Aradığını nerede bulacağını bilmek,

3. Bulduğunun değerini fark etmek,

4. Bulduğunu kendisiyle zenginleştirmek,

5. Aradığınızı bulmak için bedel ödemeyi göze almaktır.


Yaşamı sorgulamaya, düşünmeye, kendimizi tanımaya, bilmeye başlayınca, yeni bir kavrama bağlanırız. Bu da, sonuçta bizi içten dışa değiştirir. Her insan kendini bilmek için uğraş vermeli, kendini bilmenin dışında kendisinden daha mükemmel olduğunu sezdiği bir oluşuma ulaşabilmeye çalışmalı ve kusursuz olanla bütünleşebilme çabası içinde olmalıdır.

Kendini bilmenin yaratacağı bilgeliği anlatan Fars dörtlüğü şöyledir:


“O ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin/yetiştirin.

O ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir, ondan uzak durun.

O ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini; uykudadır, onu uyandırın.

O ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin.”


Kendini bilmek, davranışlarının farkında olmak, bilinçlenme, eline, beline, diline sahip olmayı da içeren çok çetin bir yoldur. Gerçekten kim olduğunu bilmek, kişisel mikro kozmosun enginliğini tanımayı içeren bir bilimdir. Kozmos sürekli genişler; dolayısıyla sonu olan bir bilim de değildir. Amaç hakikati aramaktır, yolda olmaktır. Karl Jaspers şöyle der:

“Felsefeyi felsefe yapan hakikati aramasıdır, ona sahip olması değil...”

“Kendini bil” cümlesi ile insanın nereden gelip ne yaptığı ve tekrar nereye gideceği de ifade edilmektedir. Bu olguyu üç soru sorarak da izah edebiliriz. Nereden geliyoruz? Biz Kimiz? Ve Nereye gidiyoruz? V.İ.T.R.İ.O.L. kelimesi de bu soruların cevaplarının kişinin kendisinde olduğunu belirtir. Latince “Visita İnteriora Terrae Redificandogue İnvenis Occultum Lapidem” kelimelerinden oluşan bir cümlenin baş harflerinden meydana gelmiştir. “Toprağın içine gir, oradaki gizli hazineyi keşfet.” anlamına gelmektedir. İbn-i Arabî “Âlem Hakk’ın gölgesidir” demiştir. İyi ve kötünün aslında aynı olgunun sıcak ve soğuktaki dereceleri olması gibi, mikro ve makro kozmosun birliği gibi, içimize seyahati ve kendini bilip bulmayı öğütler V.i.t.r.i.o.l.

Kendini biliş, Nefs’in terbiye edilmesidir. Bedendeki ihtirasın, cehaletin, taassubun, nefretin, her türlü uç duygunun kontrol edilmesidir. Zıtlıklardan tamamlayıcılığa yani denge yolunda iyi, doğru ve güzele gidiştir. Kendini tam anlamıyla bilen kişi, kendi vicdanında Tanrı’nın tecelli ettiğini idrak edecektir. İşte aranan Felsefe Taşı O’dur.

Kendini bilmek ve kendimizi tanımak en temel görevimizdir. Kendini biliş yolunda birey; kendini öncü ve örnek bir insan olarak yetiştirir. Bu yaşam okulunda başlıca görevimiz; kendini bilmek, uygar ve çağdaş olmak, bilim ve bilginin ışığında, tüm insanlıkla bütünleşerek, daha çok sevmek ve sevilmektir.

İnsanoğlu, sürekli gelişimin, evrimin çocukları ve evrenin yurttaşlarıdır. Bunun bilincine eren birey, gereksiz bağlarından, isteklerinden kurtulur, yola koyulur. Kendini bilmeli, Yaradan’ı bilmeli ve insan-ı kâmil olmalıdır. Doğru bilgi, insanın evrim yolunda donanacağı bilgidir. Kendini biliş; içimize seyahattir ve kendini bilip, bulmak gibi zıtlıkların bir bütün olduğunun idrak edilmesidir. Nefis muhasebesini objektif şekilde yapabilmektir. Bu aşamalardan geçen birey, vicdanını tesis etmiştir. Artık yaşam tarzını değiştirecek ve kendi için yaşama lüksünü bir yana bırakarak, ölçülü, adil ve dengeli biçimde insanlık için de çalışmaya başlayabilecektir.

Platon’a göre kendini biliş yolunda üç erdem; bilgelik, cesaret ve ölçülülüktür. Sokrat da kendini bilmenin güçlüğünü bilir ama bunun önemli ve mümkün olduğunu da hatırlatır. Bu yolda elde edilecek bilginin insanın mutluluğunu sağlayacağını belirtir.

Bugün bile pek çok düşünürün söylemekten çekindiklerini söyleyip cami avlusunda derisi yüzülen Hallac-ı Mansur şöyle demektedir:


“Gerçek olan Bir’dir, İnsan bu bütün’ün bir Cüz’ü dür.”

”İnsan-Tanrıdır, Tanrı İnsan Değildir. (Enel Hak)”

“Kendini Bilen Tanrıyı Bilir. (Vahdet-i Vücut)”


Tamer Ayan şöyle der: ”Kendini arayış ve bilme bir nevi yaşarken yapılan insan mühendisliğidir, mükemmel insana; İnsan-ı Kamil'e ulaşmayı hedefler. Ölçülü olmak, kişinin kendini bilmesi, nefsini terbiye etmesi, her an davranışlarında aşırılığa kaçmaması anlamını taşır. Ayrıca Tanrısallaşmadır, İnsan-ı Kamil olmaktır, O'nunla bir olmaktır. Kamil İnsan, ölçülü olma halini hayatının her anında göstermelidir. Kendini bilir, gördüğünü güzel görür, güzel düşünür, güzel söyler.”

Kendini bilmek, tanımak; haddini de bilmektir. Kendini bulma arayışıdır, hatta kendinde onu bulma onu aramadır ve onu vicdanında bulunca, o birlik ile bütünleşme kendini ona vermektir. Kendini bilmekle ilgili bazı sözler şöyledir:


“Kendini bil, bu yolla Tanrılar âlemini de bilirsin. Tanrı’ya ancak kendi çabanla ulaşırsın.” Pisagor

“Sen, kendini ufak bir nesne sanırsın, hâlbuki sende koca bir cihan dürülmüştür.” Hz. Ali

"Kendinden kendine sefer eyle" Mevlâna


Ne istediğini bil, kendi sınırlarını ve zayıflıklarını bil, diğer insanların seni nasıl algıladıklarını bil, kendi isteklerinin ve niyetlerinin farkında ol demektir kendini biliş. Kendini biliş gerçeği arayıştır ve gerçeği aramayan iki varlık vardır. Biri, tam gerçeğin içinde olduğundan ''Tanrı'', diğeri de gerçeklerin tam dışında olduğundan ''cahil, bilgisiz insan'' dır.

Ezoterik öğretilerde hiçbir zaman bir “Son Söz” veya “Bu Budur!” yoktur. Bizler okuyacağız, düşüneceğiz ve düşüncelerimizi aktarmaya çalışacağız. Kendini bilmeye, bulmaya, kendini yetiştirmeye çalışacağız. Kendimize yatırım yaparak, hata ve kusurlarımızı görüp bunları düzeltmeye çalışacağız. İnsanlık olarak amacımız; aydın, çağdaş, düşünen, sorgulayan, aklını kullanan, gönlü sevgi dolu, alçak gönüllü, çalışkan ve erdemli bilge birer birey olmaktır. Bu gayret ömür boyu sürecektir.

Kendini bilmeyen, hatta aramayan kişi yaşamını da boşa geçirmiş, eserini verememiş ve kendini gerçekleştirememiştir. İnsanın hayattaki en büyük başarısı kendi kendisi ile baş edebilmesidir.

Berk Yüksel

 

18/4/2009

İki nokta üst üste ve nokta



Her gece milyonlarca insan kıyametin kopuşunu izleyebilmek için ellerini balkon demirlerine, gözlerini göğe dayıyor. Kıyamet kâhinleri yanında soğukkanlı tahminciler de var. Onlar kahvelerini höpürdeterek bekliyor -adı çarpışma da olsa- parlak noktaların buluşmasını. Gökyüzü kara bir tahta. Yörüngesinden çıkan iki tebeşir gezegeninin beyaz bulutlar yayarak infilak edeceği anı ölümsüzleştirmek istiyor. Fakat o da ne! Birden hareketleniyor yeryüzü! İşte! İşte! Çıplak gözle de görülebiliyor artık. Işıklarını söndürüyor herkes, daha iyi görebilmek için ışıkları. Habercilerin zembereği boşanıyor: İki parlak nokta birbirine doğru korkunç bir hızla ilerliyor! Önce çığlıklar yükseliyor sonra kalp atışlarından başka bir ses duyulmaz oluyor. İki uçak olamaz mı bunlar, iki uydu, iki uzay istasyonu. "İki yıldız" diyor bilim adamları ve hiçbir şey diyemiyor halk. İki parlak ışık gitgide büyüyerek yaklaşıyor birbirine. Çarpışacaklar! Fakat o da ne! Tam çarpışacakken kıvılcımlar çıkartarak duruyorlar üst üste. İki nokta üst üste! Bu yeni bir infilak dünyanın eğimini değiştiren. İki nokta üst üste gelir gelmez konuşmaya başlıyor herkes nefes almadan. Dudakları kıpırdamayan hiç kimse yok. Kıyamete kadar susmayacaklar.

Kollarından saatlerini çıkartıp atan kelimelere bak! Vakti hiçe sayan harflere! Halbuki ne kadar uzak insan insana! Kimi zaman konuşarak inşa ediliyor köprü, kimi zaman susarak. İnsan için susma vakti ama o hâlâ konuşuyor. Hayırlı bir söz söylese keşke; konuşuyor yalnız. Sözlerinin rengi, kokusu, tadı önemli değil. Su değil sözleri, sel. Kaldırma gücü yok. Tek bir mana gemisi yüzmüyor üzerinde. Belki de söyleyeceği bir şey yok. Peki söylediği ne! Birkaç kırık dökük tahta parçası. Bir kazazede kelam. Hem kiminle konuşuyor? "Konuşulacak bir insan" olduğu zaman konuşmamak, onu kaybetmek demektir," diyor Konfüçyüs. Büyük kayıplar veriliyor bu savaşta. Konuşulacak insan nerede! "Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim. Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur," dediğinde Mevlânâ bütün sazlıkların başı göğe değiyor. Başımızı eğelim o halde sözlüklere. Susmak, tabiata uymaktan geliyor. "Sus" doğal ses, tabiata özenen. Konuşmaksa başka türlü bir tabiat. Saate bak! Demosten güzel konuşmak için çakıl taşı koymuştu dilinin altına. Hz. Ebu Bekir'in dilinin altındaki çakıl taşının anlamı: "Güzel susmak."

Bir de konuşma vakti var, suskunları şeytanla akraba kılan. Şimdi hakikat vakti! Tehlike çanları çalıyor susmak hoşuna gittiği an. "Dilim yok!" deme gönlün yok senin. Bir cümle ne çok şeyi değiştirir oysa. Cimriliğin yüzünden zengin oluyor zulüm. Ah susarak örten hakikatin üstünü! Tanıklığını bekliyor kâinat. Konuş artık! Şahitlik defterini imzaladın. Binlerce yıl geçti Âdem'e kelimeler öğretileli. Anahtarı mı kaybettin? Kır kilidini hafızanın. Yalnız çıkarmadan önce sandıktan, sürt burnunu cevherinin mihenk taşına. Akıl konuşurken gerek. "Ey akıllı zat! Ağzındaki dil nedir? Hüner ve marifet sahibinin hazine kapısının anahtarı. Kapı kapalı olursa kim ne bilecek ki, içeride kuyumcu, cevahirci mi var, yoksa hırdavatçı mı!" (Sâdî) Şimdi konuşma vakti. Dili bir kement gibi atmanın karanlığın boynuna.

İki parlak noktanın çarpışması mı felaket, üst üste gelmesi mi? Nokta sonu mu işaret ediyor, yeni bir başlangıcı mı? Kaybolduk dil ormanında. Kutup yıldızı üfledi fenerini. Ağaçlar yosundan şallarını attılar. Dil yılanları dallardan sarkıyor. Kaybolduk. İki nokta üst üste mi, nokta mı gerekiyor burada? İmlâ kılavuzuna ihtiyacımız var. İki nokta üst üste kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur, nokta cümlenin sonuna. Konuşmak mı susmak mı gerekiyor burada? İman kılavuzuna ihtiyacımız var.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Halkla az, Rabbinle çok konuş!" diyor, Muaz b. Cebel.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "En uzun hapse dil müstahaktır" diyor, Abdullah b. Mesud

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır," diyor, Hz. Peygamber.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Susmak büyük adamların ticaretidir," diyor İmam Şâfiî.

- Susalım mı konuşalım mı?

- Saatine bak!

 

A. Ali Ural

 

18/4/2009

Ruhumuzu Yakalamak...


Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog,  birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden  uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızlı tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar, sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor, hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...

Neden içimizde hep bir eksiklik duygusuyla yaşadıgımızı, neden mutlu olmayı beceremedigimizi, neden kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "neden" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar'ın yaşlı torunu. Çünkü bu aptal  hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...

Herkes bir  arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız. Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.

Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir  şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimizde sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...

Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar  hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne  kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de  bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor, işlerimizi bir telefon, bir faksla  hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte! Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkca, o da bizden bütün zamanları çalıyor.

Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdigimiz gibi geçer. İyi ya da kötü, hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...

 

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı